GİDENLER GEDİKTEN Mİ DÖNERLER?
Vahdettin Yılmaz
Öğretmen, Şair
Umudun da kendini sınadığı bir sınır var elbette. Varlığınızı kefenine diktiğiniz bir yakınınız, mezarında yıllarca da bekleseniz geri dönmeyecektir. Çokça beslediğiniz, size minnettar olan umudunuz, bu işin olmayacağını, gidenin geri gelemeyeceğini sizi üzmeden nasıl söyleyebilir? İşte tam da orada hayat kendini duyumsatır. Gidenin ardından hüzünlenmenin bir canlılık vefası olduğunu sezdirir. Öleni, ölüp/gitti, kılmayan hatırlama gücünün ancak bir canlıda olabileceğini sessizce fısıldar doğa. Yılın hangi mevsiminde olursa olsun mezardan dönen kalabalık daha dağılmadan yıllarca çocuk özlemiyle bekleyen birine müjde gelir. Kargalar büyük bir gürültüyle yavrularını uçmaya gönderiyor olabilir. Elinize geçirdiğiniz sağlam bir çöple toprağı dalgın dalgın eşelediğiniz bir anda kupkuru köklerin dibinden sağlam filiz öbeklerinin göverdiğini görebilirsiniz. Çok uzakta kar sularından aldığı cesaretle delikanlılığının doruğundan indiğini sezdiren bir derenin, geçmişin öyküsünü anlatan sesini neden duymayasınız? Ömrümüzün bir yerinde bizi yıkayan derenin canımıza değen bir ana eli gibi algılanması yaşadığımıza dair en sağlam delil değil de nedir? Parmağınıza dolaşan ayakkabı bağcığının sizi yirmi yıl önceye atması çok mu olmayacak şey?
Yanından geçilmiş bir taş, uzun yolculuklarınızda boyunca türkü söylediğiniz bir yol, her gördükçe dizinizin acısını övünerek hatırlatan bir avlu. Sadece insanını değil, taşını toprağını da özlediğinizde aklınızdan geçenlerin ilk listesini oluşturmazlar mı? Bırakıp gidenlerin anılara sinmiş yaşanmışlıkları bazen bir ağacın gölgesinden çıkar gibi karşımıza dikiliverir. Farkında olmadan sandalyemizi alır, biraz önce güneşin iyice sızdığı kendi gölgeliğimizden kalkıp onun durduğu gölgeliğe geçmez miyiz? Bize gölge eden ağacın gövdesinde kotkot kuşunun açtığı derin oyukta yavruları kıyameti koparan sığırcığı ürkütmemeye dikkat ettiğiniz o an, biri ölü biri diri değil; ya iki ölü, ya da iki dirisinizdir artık… İnsanın tabiata dokunduğu an, tabiat var oldukça o an kadar yeniden hayata dönüp yaşayacağı andır da. Anısına sadık kalınan her kimse sadece kaşıyla gözüyle düşmez aklımıza. Yaşanılanlardan edinilmiş anlamlı bir gülüşte buluşmak değimli ki sevdiklerimizi en az bizim kadar sahici kılan?
Şimdi bütün sevdiklerimi bir ağacın bar veren tomurcuğuna gizliyorum. Benim umudum sonbahara sinmiş elma kokusu olsun. Kuşların göçe durduğu sonbahar ayanı…Bir gediğe çekilip, gelmesi muhtemel kötü haberleri yalana çıkarmak istiyorum. İşte yeni bir arbıgoz daha toplanma kıvamına geldi. Seneye açacak çiçeklerin tomurcuğunu görür gibiyim.Tam oraya gidenlerimizi bırakmış olsaydık, her bahar onları da bekler miydik? İnsan bu…Ayaklarıyla çiğnediği, tutup kökünden koparabildiği bir ot kadar olamıyor, ne yapalım. Her yıl kökünden cüceren o ottan güçsüzüz işte.
Gözlerim bir mektubu taşır gibi derinliklerine dolan anıların zarfına dokunuyor bazen. Kirpiklerimi her kıpırdatışta herkten, tırpandan, yabadan, kağnıdan nasır yemiş bir elin kargacık burgacık yazıları diziliyor önüme. İnsan ömrünü sorguluyorum. Bu dünyayı ne kadar anlayabildiklerindeki ölçü korkunç hüznüm oluyor. Hastalıklar, vurgunlar, kırgınlar. İnsan yaşamının ucuzluğu. Ölümü, ondan hiçbir şey götürmüyormuş gibi bir tevekkülle karşılamalar. Bu dünyada var mıydılar? Eğer bu dünyaya hiç gelmediyseler biz onları neden “ölüden” sayalım? Galiba biz de onları anlamıyoruz. İşte bu noktada eminim ki onlar da bizi diriden saymıyorlardır… Bilgisayarın, cep telefonunun, akıp giden hızlı trenlerin kullanıcısı olamadılar, evet. Ama hayata dokundular. İnsanın dışında özlediğimiz her tabiat suretinde onların dokunuşuna bir ayna gibi bakıyorsak, galiba benim bu yazıyla duyduğum hüzün yitirdiklerimizin bize duydukları hüznün tercümesinden başka bir şey değil. Ama yine de sonbaharda genç bir annenin tabutunu taşıyan kamyona gedikten bakınca bu dünyada yaşıyormuşum gibi acıyor canım.






